Sweet punishment.

Güneş sınırsız bir ufka doğru yayılıyor ve evrenin ilk adımlarını attığı uzaklıklardaki kum tepelerinde keyifle ışıldıyordu. Keskin gölgelerin altında bir kaktüs merkezinde büyüdüğü ıssız bölgenin efendisi olmanın huzuruyla kollarını açmıştı. Erkeğini öldürmüş dişi bir akrep gizemli evriminin tüm iksiriyle ağır ağır ilerliyordu. Zamanın daha misafir olmadığı bir kabilenin kalp atışları hızlanmıştı. Fırtına durulmuş ve çölün soğuk acımasızlığında mahkeme kurulmuştu.

Genç kadın yaptığı şeyin suç olduğunu biliyordu. Yaptığı şeyin evrenin her yerinde ve her zamanında suç olacağını biliyordu. Her şekilde suçluydu. Buna rağmen yapmıştı ve yine yapacaktı. Doğasındaki karmaşık gücü durduramazdı. Bir adamı sevmişti. Adama onu sevdiğini göstermişti. Olabilecek en basit şekilde.

Ulu bilge elindeki ağır taşı bilgeliğini paylaştığı kabilesine doğru tutarak kükredi. 'İlk günahı taşsız olan atsın!'

Tenini yakan çöl rüzgarı sesini dağıtırken beceriksizce 'Ay pardon ya.' diye ekledi. 'Ters oldu, şey diyecektim ya...'

Genç kadın kuma gömülmüş bedenini oynattı ve ışığın altında parlayan yüzündeki dehşet dolu ifade yavaşça yerini sinir krizi eşliğinde kahkahalara bıraktı. Böyle bir durumda gülmemeye çalışmasının pek anlamı yoktu, son gülüşünü umarsızca kuru kumlara saldı.

Bir an geçti.

Kanla dolu bir an.

Geçti ve çok uzaklarda yitip gitti.

Kadının çevresinde toplanmış kalabalık duruldu ve kendilerini tutamayacaklarını anladılar. Mahkemenin isli çölünde kollektif bir gülme seansı başladı.

Tanrıların yeryüzündeki siması olan ulu bilge sırayla kadına, kalabalığa ve elinde tuttuğu büyük taş parçasına baktı. Artık o da kendini durduramayacaktı. 'Zaten bizden de öyle çok inançlı kafayı yemiş manyaklar çıkmazdı zaten, kimi kandırıyoruz?' diye sordu neşeyle.

Genç kadını serbest bırakmak için kumu kazdıkları zaman su buldular.

Kimse farketmedi ama ertesi gün çöl biraz daha yeşildi.

Hiç yorum yok: