The dessert of truth.


Bir apartmanın girişinde dinlenmek için durdu. Her şey durdu.

...

Ne oldu? Nerede?

Bacakları sızlıyor ve teri alnından süzülüyordu. Elleri titriyor ve göğüs kafesinde inatçı bir kalp şiddetle patlıyordu. Nefes alışı düzensiz, görüşü bulanıktı. Parçalarını birleştiremediği bir ses kulaklarında uğulduyordu.

Koşuyor muydu? Neden? Ne oldu?

Girişteki demir kapının kirli camından yansıyan karanlık yüze doğru eğildi. Çevresinde yorgunluğun imzasını taşıyan çizgilerle bezenmiş gözlere, hırsla kenetlenmiş dişlere ve üzerinde soğumaya başlamış damlacıklar taşıyan alna merakla baktı. Tanımadığı yüzüne, yüzünü tanıyamadığını anlayana kadar baktı.

Kimdi? Ne yapıyordu? Ne oldu?

Yere vuran ayak seslerinin yaklaşmasını dinledi. Apartmanın köşesinden üzerine doğru yükselen gölgeye başını çevirdi ve sahibinin giysisinden damlayan kana bilinçaltında iştah duyarak göz dikti.

Kadın bir süre iğrenerek kendisini izledikten sonra 'Neden?' diye sordu. 'Neden öldürdün beni? Neden kaçtın? Suçum neydi?'

Boş sokaktan yardım istercesine göz dolandırdı çevrede. Nihayet 'Ben mi?' diye sordu. İçinde sorularla örülü bir merdivene adım atmıştı. 'Beni - beni tanıyor musun? Kimim ben? Ben - sanırım hafızamı kaybettim. Sadece buradaydım, burada, yeni uyanmış gibi...'

'Beni öldürdün! diye haykırdı kadın ve kadının sesindeki değişmez acıdan korktu. 'Beni öldürdün, birkaç dakika önce, bir parkta, dondurma yerken ve geleceğimizden bahsederken!' Kadın elini giysisindeki deliğe uzattı ve açık yaradan fışkıran kan avcunu boyadı. Sonra, yere düşüp çınlayan kan yavaşça azaldıktan sonra, başını eğdi ve 'Umarım hiçbir şey hatırlamazsın.' diye fısıldadı.

Sırtını döndü ve yitip gitti.

Ne oldu? Kimdi o?

Hatırlamaya çalışmak başını ağrıttı. Hatırlayamamak benliğini bunalttı. Pes etti.

Neden sonra, elindeki erimiş dondurmanın boş bıraktığı külahı farketti.


Hiç yorum yok: